İbrahim Murat Gündüz “BAŞBUĞ’UN ÇİLESİ, BİR MİLLETİN UYANIŞIYDI”
Bazı ömürler vardır, sadece kendi yolunu değil; bir milletin kaderini aydınlatır.
Bazı adamlar vardır, onların çilesi sıradan değildir—çünkü milletin uyanışı o çilenin içinden doğar.
Alparslan Türkeş işte böyle bir adamdı.
1917’de, İngiliz işgali altındaki Kıbrıs’ta doğdu. Daha gözlerini açar açmaz, bir milletin bastırılmış sesini duydu.
Rum baskısı, Türklüğün ezilmiş kimliği, vatansızlığın korkusu…
Ve çocuk yaşında yüreğinde yankılanan o soru:
“Ben kimim?”
O cevabı henüz çocukken verdi:
“Ben Türk’üm.”
Disiplinin Ardındaki Ruh: Bir Teğmenin Kalbinde Saklı Millet
Türkiye’ye göç ettiklerinde, içinde taşıdığı dava onu askeri liselere taşıdı.
Kuleli Askerî Lisesi, ardından Harp Okulu…
Disiplinle yoğruldu, bilgiyle güçlendi ama en önemlisi ruhunu şekillendirdi.
1938’de, Harp Okulu’ndan mezun olduğu gün, Atatürk’ün naaşı henüz toprağa verilmişti.
Cumhuriyet vardı ama milletin fikrî istikameti yoktu.
İşte o istikameti çizecek kalem, Başbuğ’un elinde şekillenmeye başlamıştı.
1944: Tabutluklarda Yazılan Fikrin Manifestosu
1944 yılında Türkçülük-Turancılık Davası başladı.
Türkeş ve dava arkadaşları, “ırkçılık” ve “bölücülük” suçlamalarıyla tutuklandı.
Ayakta uyutuldular, aç bırakıldılar, işkenceye uğradılar.
Ama o zindanlarda bile inancından vazgeçmedi.
Ve orada, Türk milletine tarihe kazınacak bir cümle bıraktı:
“Bu millet bir gün bu çileyi neden çektiğimizi anlayacak.”
İşte o çile, sıradan bir mahkûmiyet değil;
Vatan aşkının en saf hâliydi.
Çünkü Türkeş’in çilesi, Türk milletine adanmışlığın bedeliydi.
27 Mayıs ve Hindistan Yılları: Susturulmak İstenen Fikir
1960 yılında 27 Mayıs Darbesi oldu.
Radyoda yankılanan o meşhur cümleyle halkı sükûnete çağıran kişi, Albay Alparslan Türkeş’ti.
Darbenin ardından, fikirleri tehlikeli görüldü.
Komünizme karşı duruşu, onu hedef hâline getirdi.
Sürgün yeri: Hindistan.
Görev: Askerî ataşe.
Ama aslında o görevin adı başkaydı: Tehlikeli fikirleri susturmak.
Fakat Türkeş için bu sürgün, sessizlik değil bir direniş oldu.
Yeni Delhi’de oturdu, düşündü, yazdı.
Ve kalbinde bir kıvılcım doğdu:
“Bu milletin bir teşkilata, bir ruha, bir ülküye ihtiyacı var.”
İşte bu cümle, zihinlerdeki boşluğu, kalplerdeki suskunluğu sarsan çağrının adıdır.
Bir milletin yalnız kalmış gençlerine seslenişidir bu.
CKMP’den MHP’ye: Ruhun Kurumsallaşması
1965’te yurda döndü.
CKMP’ye katıldı. Kısa sürede partinin başına geçti.
1969’da partinin adı değişti: Milliyetçi Hareket Partisi.
Artık sadece bir parti değil, bir ruh doğuyordu.
Türklük, devletin duvarlarında değil; halkın kalbinde yeniden yeşeriyordu.
İşte bu, teşkilatın ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Ve halk onu artık Başbuğ diye çağırıyordu.
Çünkü sadece yöneten değil; yol gösterendi.
1968 Sonrası: Üniversitelerde Komünist İşgal
1968’den itibaren üniversiteler silahlı komünist örgütlerin eline geçti.
Sınıflar, Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in resimleriyle doldu.
Özgür düşünce yerini baskıya, tehditlere ve işgale bıraktı.
Ama Türkeş, korkmadı.
Çünkü biliyordu ki:
“Bu milletin bir teşkilata, bir ruha, bir ülküye ihtiyacı var.”
Ülkü Ocakları’nı kurdu.
Az sayıdaki genci topladı, seminerler verdi.
Komünizme karşı Türk Milliyetçiliğini anlattı.
Dokuz Işık Doktrini doğdu.
Ve bu fikir, bir avuç genci milyonlara dönüştürdü.
Kanla Yoğrulan Yıllar: 1978 – 1980
Komünist çeteler, Ülkücü gençliğe savaş açtı.
Okullarda, kahvehanelerde, sokaklarda binlerce genç şehit edildi.
Başbuğ, her gün bir evladının cenazesini omuzladı.
Ama yine de milleti çatışmaya sürüklemedi.
Çünkü o, devletin bekasını önceleyen bir adamdı.
Ve ne acıdır ki…
12 Eylül sabahı geldiğinde, darbe tankları işgalin değil; direnişin üstünden geçti.
Mamaklar doldu.
İşkencehaneler açıldı.
Başbuğ’un da içinde olduğu 219 Ülkücünün idamı istendi.
Ama o dimdik durdu.
Mahkemede şunları haykırdı:
“Gençlerime vatanı koruyun dedim. Bayrağı yere düşürmeyin dedim. Siz bunlardan rahatsızsanız, milletimden de rahatsızsınız!”
Zindanlarda Yeşeren Fikir: Ocağın Demiri Töredir
Cezaevinde bile davasından taviz vermedi.
Çünkü o çok önceden anlamıştı:
Bir fikir, işkenceyle değil; ihanetle ölür.
Ve o, ihanet etmeyecek kadar vakarlıydı.
Zindandan çıktığında yaşlanmıştı ama iradesi gençleşmişti.
Çünkü onun için Türk Milliyetçiliği, geçici bir heyecan değil;
Ebedî bir fikirdi.
Ve O Gün Geldi: 4 Nisan 1997
Sabahın ilk ışıkları Ankara’ya vurduğunda, bir çağ kapandı.
Türk milletinin Başbuğ’u Hakk’a yürümüştü.
Ama geride yalnızca bir lider değil; bir milletin fikrî haritası kalmıştı.
On binlerce genç, binlerce bozkurt, milyonlarca vatan evladı onu uğurladı.
Dillerde tek dua vardı:
“Mekânın cennet olsun Başbuğ’um.”
İbrahim Murat Gündüz’ün Kalbinden: Bir Vasiyetin Muhafızı Olarak
Ben, İbrahim Murat Gündüz olarak o gün sadece bir önderi değil,
milletin ruhunu, Türk’ün vicdanını, ülkünün pusulasını kaybettiğimizi hissettim.
Başbuğ bize kitaplar bırakmadı, not defterleri bırakmadı.
O bize;
**Bir çile
#ibrahim-murat-gunduz
http://ibrahimmuratgunduz.org/2025/03/27/korkusuzluk-bizim-soyumuzda-var-ulkuculer-asla-egilmez/
http://ibrahimmuratgunduz.org/2025/03/26/turkun-kadir-gecesi-duasi/